Papa, Geçmiş Papaların Mirasına Sahip Çıktı
Doç. Dr. Ahmet KAVAS
Fatih Sultan Mehmed 1453 yılında İstanbul’u fethederken dönemin Papası tarafından yapılan davet ve teşvik üzerine bugünkü Fransa, Rusya, Avusturya ve İngiltere devletleri daha o zaman Osmanlılar aleyhine bir «Ehl-i Salîb Cemiyeti/Haçlı Topluluğu» oluşturdular.
Avrupa’da İslâm’a karşı tavırlar asırlarca genelde Papalık tarafından yönlendirilmekteydi. 20’nci yüzyıla iki büyük dünya savaşı sığdıran ve her tarafı kan gölüne çeviren bugünün kalkınmış ülkelerinin Hıristiyanlık ile bağlarını komünizm, sosyalizm, faşizm ve kapitalizm gibi akımlarla azalttıkları dönemler nispeten geride kaldı. Yeniden dine dönüş dünyanın her yerinde olduğu gibi Avrupa’da da görülmektedir. Özellikle de yüzölçümü ve nüfusu bakımından dünyanın en küçük ülkesi olan Vatikan’ın nüfuz bakımdan giderek güçlendiği artık gözlerden kaçmıyor. Asırlarca Avrupa’daki Hıristiyanların büyük bir çoğunluğunu oluşturan Katolikleri bir bayrak altında toplayıp Haçlı Seferleri adı altında başta Endülüs olmak üzere Kuzey Afrika, Anadolu ve özellikle Kudüs’e sevk ettiren Papalık makamının olduğu bu minicik ülke yeni Papa ile birlikte eski günlerinin özlemini çekmektedir.
ALMAN PAPA’NIN İNCE AYARI
Asıl adı Joseph Alois Ratzinger olan yeni Papa 19 Nisan 2005 yılında Katolik dünyanın rûhânî lideri seçilince Lâtince söylenişiyle 16’ncı Benedictus adını aldı. Fransızlar’ın 16’ncı Benoît, İtalyanlar’ın 16’ncı Benedetto diye hitap etmeye başladıkları yeni Papa’ya kendi soydaşları Almanlar ise 16’ncı Benedikt demektedirler. Katolik dünyanın 265’inci Papası olarak seçildiği andan itibaren sert açıklamalarıyla gündemi meşgul edeceği tahmin ediliyordu. Sonunda bu tahminler gerçekleşmeye başladı. Kendisine en büyük hedef olarak İslâm dinini ve Müslümanları seçtiğini 12 Eylül 2006 tarihinde Almanya’nın Bavyera eyaletindeki Ratisbonne Üniversitesi’nde yaptığı bir açıklamayla bir kez daha ortaya koydu. Konuşmasında Bizans İmparatoru İkinci Manuel ile İranlı bir ilim adamı arasında geçen konuşmaya atıfta bulundu. Naklettiği konuşmada Bizans İmparatoru muhatabına Hazret-i Muhammed’in hiçbir yenilik getirmediğini, sadece kötülük ve gayr-ı insanî şeyler getirdiğini ve va’z ettiği îmanını da kılıçla yaydığını söylüyordu. Bu konuşmayı altı asır sonra hem de bir bilim yuvasında yapan Papa aslında daha önce o makama seçilenlerin çizgisinden milim sapmadan ilerleyeceğinin ilk işaretini veriyordu.
Papa’nın asıl rahatsızlığı herhâlde son yıllarda yapılagelen ve gittikçe geniş kitlelere yayılan diyalog toplantıları olmalıdır. Bir de bunlara Medeniyetler İttifakı adıyla daha ziyade siyasî boyutu olan buluşmaların eklenmesi Papalığı iyice rahatsız edecek boyutlara ulaştı. Özellikle diyalog toplantılarının 1960’lı yıllardan itibaren mimarı olan Papalık neden bu programında en büyük hedef kitlesi olan Müslümanları kızdıracak açıklama yapma gereği duydu? Kuvvetle muhtemel olan bu tür toplantıların Kilise’ye faydadan ziyade zarar verdiğini bizzat müşahede etmeleri olmalarıdır. Çünkü bu toplantılar iki yönden asıl amacı dışına çekildiler. Öncelikle dünyadaki farklı inançlara mensup kimseleri Hıristiyanlaştırma konusunda olgun hâle getirme hedefinden sapılmış olmasıdır. Diyalog adı altında yapılan toplantılara en az Hıristiyanlar kadar itibar etmeye başlayan Müslüman din adamlarının ve akademisyenlerin Kilise’nin aşına su katmaları söz konusu olabilir. Çünkü bu ortamlarda yapılan her konuşmada İslâm’ın farklı yönlerinin değişik dinlere mensup din adamları ve akademisyenlerle paylaşmasından Papalığın rahatsız olmaması mümkün değildi. Her gün «cihat, terör, radikal İslâm, köktenci» gibi kelimelerle büyük hakaretlere mâruz kalan Müslümanlar’ın diyalog temsilcileri, bir taraftan İslâm’ın barışçı yönünü ortaya koymaya çalışmışlar, diğer taraftan İslâm dünyasındaki medya organlarınca tarihte ve günümüzde Hıristiyanlar’ın dinleri adına insanlığa yaşattıkları aşırılıklara sıkça vurgu yapmaya başlamışlardı. Bu gelişmelerin Kilise çevrelerini memnun etmeyeceği ortadaydı.
Plânlananın aksine diyalogların istenmeyen bir noktaya gelmesi karşısında Papa son çıkışıyla bu toplantılara ince bir ayar verdi. Bundan sonra en azından Katolikler adına diyaloglara katılacak olanlar Papa’nın son açıklamasının ne mânâya geldiğinin farkında olacaklardır. Yani Müslümanlara geçmişteki bakış açılarını korumaları uyarısını almış oldular. Böylece diyalogun mimarı olan Papalık bundan böyle farklı bir yol takip edeceğinin ilk ciddî işaretini yansıtıyordu. Aslında bu girişimi ile genel mânâda diyalog faaliyetlerine de büyük bir sekte vurarak katılımcıların bundan sonra samimiyetlerine gölge düşürecektir.
PAPALARIN AMACI HIRİSTİYANLARI BİRLEŞTIRMEK
Bugüne kadar görev yapan 264 Papa ne yapmışsa Alman asıllı olan da aynı yolda yürümek zorunda. 20’nci yüzyılın başında yaşananlarla 21’inci yüzyılın başında yaşadıklarımız birbirlerine o kadar çok benziyor ki 1896-1908 yılları arasında Paris’te Osmanlı sefiri olarak görev yapan Salih Münir Paşa’nın (ö. 1939) geçen asrın başına ait hazırladığı Papalıkla ilgili raporunun önemi bir kez daha ortaya çıkıyor. Tecrübeli Osmanlı sefiri raporuna: “Esâsen Müslümanlığın mahvı için teşekkül edip eslâfımızdan bir kaç Devlet-i İslâmiye ile bir kaç yüz seneler uğraşan İttihâd-ı Mesîhî’nin muhâcemâtından târîhe atf-ı nazar olunur ise cennetmekân firdevs-i âşiyân Fatih Sultan Mehmed-i Sânî Hazretleri’nin zamân-ı saâdet-i iktirânlarından evvel, yani Osmanlılar’ın Avrupa kıtasına ayak bastıkları tarihten itibaren Devlet-i Âliyye’nin hedef olmakla başlamış olduğu ol vakitten beri bu ittihâdın erkânı yani azâ-yı mürekkebesi olan devlet ve milletler icâbâtı hâl ve zamana göre edvârı muhtelifede değişmiş ise de esasına halel gelmemiş ve vücûdu elyevm asârıyla bâkî bulunmuş…” demiş ve tarihten gelen bir husûmetin özde devamlı muhafaza edildiğine vurgu yaparak başlamıştı.
Ona göre Fatih Sultan Mehmed 1453 yılında İstanbul’u fethederken dönemin Papası tarafından yapılan davet ve teşvik üzerine bugünkü Fransa, Rusya, Avusturya ve İngiltere devletleri daha o zaman Osmanlılar aleyhine bir «Ehl-i Salîb Cemiyeti/Haçlı Topluluğu» oluşturdular. Fetih sırasında Ayasofya’ya toplanan Ortodoks ve Katolik Hıristiyanlar Osmanlılar aleyhine işbirliği yaparak mücadele etmek istemişlerse de bahsi geçen cemiyet bu birlikteliğe sıcak bakmamıştı. Hattâ bazı Kilise adamlarının İslâm’a girmeleri bütün hesaplarını değiştirmişti. Ancak İstanbul’un Fethi Katolikler’in dünyasını karartacak kadar ağır bir sonuçtu. Bu yüzden Osmanlı Devleti’ne karşı içlerinde besledikleri kin ve nefretlerini her fırsatta ortaya koymaktan çekinmediler. Gerçi 16’ncı yüzyılda Prostestan Mezhebi’nin ortaya çıkması ve Katoliklerle aralarında yaşanan mezhep savaşları Osmanlı’ya karşı mücadelelerine bir müddet ara vermelerine sebep olmuştu. Ama hemen hemen bütün Hıristiyan mezheplerinin İstanbul’un düşüşü ile ilgili bazı dönemlerde dinî duyguları diri tutmak için hatırlatmalarda bulundukları bir gerçekti.
Erdil, Macaristan, Mora’nın Osmanlı Devleti’nden koparılması, Karlofça, Pasorofça, Kaynarca, Ayastefanos ve Berlin Antlaşmaları ile elimizden çıkan topraklar, Bosna-Hersek ve Bulgaristan Olayları; kurulan bu Hıristiyan birliğinin ortak eseridir. Salih Münir Paşa bu istenmeyen gelişmelere: «Ehl-i Salîb Muharebesi/Haçlı Savaşı» demekteydi. Ona göre Osmanlılar’ın Rumeli’ne ayak basması sonucunda açılan bu Haçlı Savaşı’nın 20’nci yüzyılın başında yeniden hortlamasıyla: «İslâmiyet ile Hıristiyaniyet beynindeki zıddiyet-i dîniye iktizâsınca ilelebed devam etmesi tabiî bulunmuştur”.
Uzun yıllar Paris’te görev yapan sefirimiz Fransızları çok yakından tanımış ve Hıristiyan bir toplumda doğmalarına rağmen dinden uzaklaşan, hattâ kendi dinlerine en ağır hakaretleri yapan bu insanların bile Osmanlı Devleti veya başka bir İslâm toplumunun başka dinlere mensup devletler ile aralarında bir kavga çıksa suçu dâima İslâm’a ve Müslümanlara attıklarını görmüştü. Hattâ bunların o dönemdeki tavırlarının bugünlerde torunlarının Avrupa Birliği’ne girmeye çalışan Türkiye’ye gösterilenlerle aynı olduğunu görüyoruz. Çünkü bugün de ülkemize karşı en sert açıklamalarda bulunan Fransa’nın o dönemdeki dinsizleri bile şöyle düşünmekteydiler: “Frenkler’in Osmanlılar’a ve Müslümanlara ettikleri taarruzâtı usûl ve kavânînimizin güyâ adem-i mükemmeliyetine ve idâremizin nekâyisine binâ ettiklerine bakıp da onların kâffen âdât ve usûl ve kavânîn-i medeniyelerini tamamen ve cidden ahz ve kabul etsek bile mücerret yine Müslüman kalacağımız için kendimizi tamamen beğendiremeyeceğimizden sû-i nazarlarını kâmilen değiştiremeyeceğimizden emîn olmayız.” Nâsır-ı Hüsrev’in asırlar önce yazdığı «Saadetnâme» adlı eserinde «tecrübe edileni bin defa da tecrübe etsen aynı neticeyi verir» dediği gibi Hıristiyanlık ile Müslümanlık arasında değişmesi imkânsız görünen bu karşı tavır her hâlükârda devam edecektir. Hıristiyan dünya, eğer Osmanlı Devleti’ni imkân elinde iken ortadan kaldırmamışsa bu tamamen kendi aralarında bu devletin topraklarını paylaşma konusundaki ayrılıktan dolayı idi. Ayrılığı kaldırdıkları gün Osmanlı Devleti içinde bulunduğu zâfiyetin de katkısı sonucu tarihe karıştı.
Bir zamanlar Hıristiyanlar nezdinde oldukça itibarlı olan Papalık makamının önemi mezhep kavgaları ve 19’uncu yüzyıldaki kilise karşıtlığının artmasıyla azalmıştı. 20’nci yüzyılın başına gelince devrin güçlü Avrupa devletlerinde Papa’ya bir yakınlaşma görüldü. Bazı Avrupa devletleri sefirleri ve devlet adamları Papa’yı ziyaret etme yarışına girdiler. Salih Münir Paşa’nın verdiği bilgilere önce Avusturya İmparatoru Papa’ya bir heyet göndererek dinî hediyeler takdim etti. Bunları takdis ederek alan Papa’nın bu yakınlığa müteşekkir olmasının ardından Avusturya, Osmanlı Rumelisi’ni karıştırmaya başlamıştı bile. Ardından Rusya İmparatoru’nun Papa’yla irtibata geçmesi, Almanya İmparatoru ile İngiltere Kralı’nın Papa’yı ziyaret için Roma’ya kadar gitmesi ciddî gelişmelerdi. Öyle ki bu dönem İslâm dünyasının tamamen işgali için plânların yapıldığı yıllara rastlamaktaydı.
Sonuçta Papalık bütün dünyanın işgaline seyirci kalmıştır ve yaklaşık 50 sene Avrupa ülkeleri medeniyet adına özellikle İslâm coğrafyasının sosyo-kültürel ve ekonomik çehresini bozmuşlardır. Sadece Avrupa’ya hizmet edecek işgücü, beyin göçü ve uşaklık dönemi başladı. Herkesin Avrupa’yı örnek alması için baskılar uygulandı. Ama Avrupa ne kendini tam olarak bu dünyaya tanıttı, ne de o dünyanın kendi konumundan dört dörtlük istifade etmesini istedi.