İlimde, İbâdette ve Gayrette Zirve Sahâbî: İBN-İ MES‘ÛD (-radıyallâhu anh-)

Abdullah Mesud HIDIR mahidir@gmail.com

 

İlk müslümanlardan Abdullah bin Mes‘ûd -radıyallâhu anh- ya da İbn-i Ümm-i Abd, koyun çobanıydı. Bir gün koyunları otlattığı esnada Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve Ebûbekir -radıyallâhu anh- ile tanıştı ve hidâyetle şereflendi. Ömrünü İslâm’a adadı. Kur’ân-ı Kerîm’i Mekke’de açıktan okuyan ilk sahâbeydi. Allah yolunda cihâd etti, bütün gazvelere katıldı. Bedir Gazvesi’nde yaralı hâldeki Ebû Cehil’i öldürerek bu ümmetin firavununu bertaraf etti. Suffe ehlindendi. Efendimiz j’in methine mazhar olan bu müstesnâ sahâbî; kıraat, tefsir ve fıkıhta sahâbenin önde gelenlerindendi. Kûfe ekolünün kurucusudur. Aşere-i mübeşşereden Abdullah bin Mes‘ûd -radıyallâhu anh-, 652 yılında Medine’de vefât etti. Kabri, Bakî‘ Kabristanı’ndadır.

 

*

 

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- bir gün uzakta bir kervan gördü. Yanındakilerden birine kervanın; «Nereden gelmekte olduğunu» sordurdu. Bu soruya karşı taraftan;

 

 

 

مِنْ كُلِّ فَجٍّ عَم۪يقٍۙ ۝٢٧   (el-Hacc, 27)âyetinin üslûbuyla;

 

 

 

 مِنَ الْفَجِّ الْعَم۪يقِ 

 

 

 

«–Dört bir yandan» diye cevap geldi. 

 

 

 

Ömer -radıyallâhu anh-;

 

 

 

«–Nereye gidiyorlar?» diye sordurdu. 

 

 

 

Bu defa; 

 

 

 

اِلَى الْبَيْتِ الْعَت۪يقِ۟ ۝٣٣ 

 

 

 

«–Beyt-i Atîk’e (Kâbe’ye)» (el-Hacc, 33) mukabelesi geldi.

 

 

 

Bunun üzerine Ömer -radıyallâhu anh-, bu kervanda büyük bir âlim olduğunu anladı. «Kur’ân’ın en büyük âyetini» sordurdu. «Âyetü’l-Kürsî» olduğu bildirildi. Ömer -radıyallâhu anh-; «Kur’ân’ın en muhkem âyetinin hangisi olduğunu» sordurdu.

 

 

 

 “Muhakkak ki Allah, adâleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” (en-Nahl, 90) âyeti cevap olarak geldi. 

 

 

 

Ömer -radıyallâhu anh- tekrar; 

 

 

 

«–Kur’ân’ın en câmî (her şeyi içine alan) âyeti hangisidir?» dedi:

 

 

 

“Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür.” (ez-Zilzâl, 7-8) âyetleri cevap olarak geldi. 

 

 

 

Bu defa Ömer -radıyallâhu anh-;

 

 

 

«–Sorun bakalım, Kur’ân’ın en korkutucu âyeti hangisidir?» dedi. 

 

 

 

Karşı taraftan;

 

 

 

“Ne sizin kuruntularınız ne de ehl-i kitabın kuruntuları (gerçektir); kim bir kötülük yaparsa onun cezasını görür ve kendisi için Allah’tan başka dost da yardımcı da bulamaz. (en-Nisâ, 123) âyeti tilâvet edildi. 

 

 

 

Daha sonra Ömer -radıyallâhu anh- Kur’ân’ın en ümit verici âyetinden suâl ettirdi. Bu sefer de; 

 

 

 

“De ki: 

 

 

 

«–Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allâh’ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.»” (ez-Zümer, 53) âyeti cevap olarak geldi. 

 

 

 

Bütün bunlardan sonra Ömer -radıyallâhu anh-;

 

 

 

“–Allah aşkına şunlara sorun bakalım, aralarında Abdullah bin Mes‘ûd var mı?” dedi. 

 

 

 

Sorulduğu zaman hakikaten aralarında Abdullah -radıyallâhu anh-’ın olduğu ve bu cevapları onun gönderdiği haberi geldi. (İbnü’l-Cevzî, Sıfatü’s-Safve, 1/157)

MÜCRİM BEDEVÎ

 

İsmi Mücrim olan bir bedevî, bir gün cemaatle namaz kılmak için mescide gider. İmamın hemen arkasında en öndeki safta namaza durur. İmam, Mürselât Sûresi’nden okumaya başlar. Şu âyeti okuyunca;

 

اَلَمْ نُهْلِكِ الْاَوَّل۪ينَۜ ۝١٦ 

 

“Biz öncekileri helâk etmedik mi?” (el-Mürselât, 16)

 

Bu âyette «öncekileri» sözünden «öndekilerin, ilk safta duranların» kastedildiğini zannederek tedirgin olan bedevî, son safa doğru geri çıkar. İmam okumaya devam eder: 

 

ثُمَّ نُتْبِعُهُمُ الْاٰخِر۪ينَ ۝١٧

 

“Sonra arkadakileri de onların peşine takacağız.” (el-Mürselât, 17)

 

Bunu duyan bedevî yine tedirgin olur ve bu sefer orta safa geçer. İmam okumaya devam eder:

 

كَذٰلِكَ نَفْعَلُ بِالْمُجْرِم۪ينَ ۝١٨

 

“Biz mücrimlere (suçlulara) işte böyle yaparız.” (el-Mürselât, 18)

 

Bu âyeti duyan bedevî hepten korkarak kendini mescidin dışına atar ve;

 

“Öldürmek için peşine düştükleri kişi benim!” diyerek hızla uzaklaşır. (İbnü’l-Cevzî, Ahbâru’l-Hamkâ ve’l-Mugaffelîn, s. 125)

ÇAKERÎ’NİN SAKALI 

 

II. Bâyezid Han, 1448’de Dimetoka’da doğdu. Babası Fatih, halefi Yavuz’dur. Amasya’ya Sancak Beyliği’ne gönderildi. Fatih Sultan Mehmed Han, 1481’de vefât edince kardeşi Cem Sultan ile II. Bâyezid arasında nizâ çıktı. Cem Sultan’ın toprakları bölüşmek teklifi; asla kabul görmedi ve çatışmalarla başlayan süreç, devletler arası meseleye dönüştü.

 

II. Bâyezid; dış siyasette sulhü, iç siyasette halka hizmeti esas aldı. İlim, söz ve sanat erbâbına ihtimam gösterir, el üstünde tutardı. Hattat Şeyh Hamdullah ile dostlukları meşhurdur.

 

Velî lakaplı II. Bâyezid Han, 21 Mayıs 1512 tarihinde vefât etti. Kabri, Bâyezid Camii yanındaki türbededir.

 

*

 

Sultan, şairlerle şakalaşır, latîfe yapardı. 

 

Rivâyete göre; dönemin şairlerinden Çakerî’nin sakalı, daha gençliğinde, erkenden ağarmıştı. O da bu duruma üzülüp sakalını boyardı. II. Bâyezid Han bir gün; 

 

“–Nûru niçin karaya boyayıp rengini değiştiriyor ve ak sakalın yüzüne kara çalıp suçlular gibi teşhir ediyorsun?” diye kızgınca sormuştu. 

 

Çakerî de;

 

“–Devletli sultanım! Ben kulunuz şüphesiz yaşımı biliyorum. Sakalım ise yalan söylüyor. Görünüşte güvenilir gibi duruyor, ama yalan söylüyor. Bu yüzden ben de yüzüme kara çalıp onu teşhir ettim ve küçük düşürüp intikam aldım.” diye cevap vermişti. Çünkü yalancı şâhitlere, yüzünü siyaha boyayıp teşhir etmek gibi cezalar verilmekteydi. 

 

Bu zeki cevap karşısında padişah Çakerî’yi överek ihsanlarda bulundu. (Latîfî Tezkiresi, s. 150)

«YAZISI DA PÜRÜZSÜZ, AHLÂKI DA»

 

Hattat Mehmed Şevki Efendi, 1829’da Kastamonu’nun Seyyidler köyünde doğdu. Babası vefât edince dayısı Hulûsi Efendi tarafından İstanbul’a getirilerek yazı sahasında yetiştirildi. Hulûsi Efendi; 1841’de icâzet verdiği yeğeninin artık Kazasker Mustafa İzzet Efendi’ye devam etmesini, onun sanatından istifâde etmesini istediyse de o bunu kabul etmedi. Böylelikle hat sanatına; «Şevki Mektebi» üslûbunu kazandırdı. 

 

Bu aziz sanat erbâbı hakkında söylenen; «Yazısı da ahlâkı da pürüzsüzdü!» sözü, yüce şahsiyetinin aynasıdır.

 

Şevki Efendi, 7 Mayıs 1887’de vefât etti. Kabri, Merkez Efendi Kabristanı’ndadır.

 

*

 

Hamalın biri, bir kahvehânede gördüğü bir hüsn-i hat yazısına âdeta âşık olmuş. Gider gelir bu levhayı seyreder ve hattâ onu sık sık görebilmek için, işi olmadığı zamanlar mutlaka kahvehâneye uğrayıp yazıya bakarmış. İşin garip tarafı yazılanı da okuyamazmış. Ne olduğunu sorduğunda; 

 

“–Hilye.” demişler. 

 

“–Kim yazdı?” diye sormuş. 

 

“–Şevki Efendi.” demişler. 

 

“–Bu zât nerede oturur?” sorusuna; 

 

“–Bilmeyiz” demişler. 

 

“–Ben de yazanlardan sorarım.” diyerek araştırmış. Hattatın Haseki’de oturduğunu duymuş ve yerini öğrenmiş. 

 

Hamal kendi kendine; 

 

“Kazancımdan bir miktar biriktireyim, kendisine gideyim. Bir tane de bana yazsın.” diye düşünmüş. Parayı biriktirmiş, Haseki’deki evi bulmuş. Bir cuma günü, Şevki Efendi’nin de evde olduğu esnada kapıyı çalmış, açmışlar. Bakmışlar bir hamal. Edepli bir adamcağız… Sırtında yük yok, yalnız arkalığı var. Arkalığını kapının dışına koymuş; 

 

“–Hattat Şevki Efendi’yi göreceğim.” demiş. 

 

Şevki Efendi’ye haber vererek;

 

“–Bir hamal sizi görmek istiyor.” demişler. 

 

Şevki Efendi; 

 

“–Bir şey mi getirdi?” diye sormuş. 

 

“–Hayır!” demişler. 

 

Şevki Efendi bu sefer; 

 

“–Herhâlde bir derdi var, getirin.” demiş. İçeri almışlar. 

 

Şevki Efendi yamalı fakat temiz elbiseli, orta hâlli bu adamı; 

 

“–Gel oğlum!” diye buyur etmiş. Bir köşeye büzülen hamala hatırını sorunca, hamal içini çekmiş. 

 

Şevki Efendi;

 

“–Senin bir derdin var söyle!” demiş. Hamal, kahvehânede gördüğü levhayı pek beğendiğini söylemiş; 

 

“–Ben de onun gibi bir tane parasıyla isterim.” demiş. 

 

Şevki Efendi; 

 

“–Pekâlâ!” diyerek yazı cilbendini istetmiş. İçinden onun beğenebileceği bir yazı çıkarıp verince hamal;

 

“–Borcumuz ne kadar?” demiş ve elini kesesine uzatmış. 

 

Hattat; 

 

“–Borcun yok, bana vereceğinle yapıştırtıp, levha hâline getirtir, odana asarsın.” demiş. Hâlini ve haddini bilen bu adam, sevinç gözyaşları içerisinde; 

 

“‒Allâh’a ısmarladık, teşekkür ederim.” diyerek gitmiş. (Süheyl ÜNVER, Hayırdır İnşâallah, s. 7. Yusuf BİLEN, Doktora Tezi, s. 24)

 

Yûnus ne güzel söyler:

 

Yûnus Emre der: Hoca!

Gerekse var bin hacca,

Hepisinden eyice;

Bir gönüle girmektir…