HÜKÜMDÂRÂNE ÜSLÛP
Mustafa Asım KÜÇÜKAŞCI tali@yuzaki.com
En güzel isimler Cenâb-ı Hakk’ındır. O’nun o güzel isimlerinden biri de el-Melik’tir. Bir başkası Mâlikü’l-Mülk’tür. Her şeyin mülkü ve melekûtu O’nun yed-i kudretindedir. Yani yerlerin, göklerin ve ikisi arasındaki herkesin ve her şeyin saltanatı, hükümranlığı ve sahipliği O’na aittir.
Bizler varlığı hep misallerle tanırız. Cenâb-ı Hakk’ın ne dengi, ne nazîri ve ne de misali var. Fakat anlamamız için; bizzat Rabbimiz, bize mülk / saltanat / hükümranlık misalini vermiş.
O öyle azametli bir padişah ki, kâinâtı ihâta eden bir kürsüsü ve yine şânına yaraşır bir tahtı var. Muazzam orduları ve hepsi Zâtına kul olan (yardımcı veya yükünü paylaşan birer vezir değil) mukarreb muhteşem melekleri var. Huzûrunda kulları, saf saf dizilir ve kıyamda bekler. İzin verilmedikçe kimse konuşamaz. Konuşmasına izin verilirse ancak doğruları söyleyebilir. Keremi de hükümdârâne, kudreti de hükümdârâne… Cennet O Sultanın himâsı / korusu. Cehennem O Şehinşâhın zindanı…
Hükümdarlar, asıl ondan aldı misali:
“Gökte bir tanrı var, yerde de bir kağan olmalı.” dediler.
“Sultanlar; Allâh’ın yeryüzünde gölgesi gibi olmalı, O’nun hükmünden, adâletinden ayrılmamalı, mazlumlar onlara sığınmalı.” dediler.
Çeşitli kültürlerde kralların yüzüne bakmak sû-i edep sayıldı.
Elbette bu hususiyet O’nun kelâmında, yeryüzüne gönderdiği kitaplarındaki üslûbunda da barizdir:
Şeyh Abdülaziz ed-Debbâğ (ö. 1132/1720) şöyle demiştir:
“Kur’ân’ı dinleyip onun yüksek mânâlarını kalbi üzerine akıtan herkes kesin olarak idrâk eder ki, o sadece Rab -Sübhânehû ve Teâlâ- Hazretleri’nin kelâmıdır. Çünkü Kur’ân’daki azamet ve satvet, ancak rubûbiyet azameti ve ulûhiyet satvetidir.
Aklını kullanan zeki bir insan; önce devrin hükümdarının sözlerini, sonra da halkın sözlerini dinlese, sultanın sözlerinde, onu diğerlerinden ayıran bir nefesin olduğunu hemen fark eder. Hatta âmâ bir insanın bir topluluğa rast geldiğini farz edelim, sultan da onların arasında gizlenmiş bulunsun. Bu insanlar sırayla konuşurken; sıra sultana geldiğinde, âmâ kişi onun sözünü hiçbir şüpheye mahal kalmayacak şekilde diğerlerinden ayırır.
İkisi de sonradan yaratılmış olan insanların sözleri arasındaki fark böyle olursa, beşer sözü ile Cenâb-ı Hakk’ın kadîm kelâmı arasındaki fark nasıl olur acaba! Nitekim sahâbe-i kiram; Kur’ân’dan hareketle Rablerini tanıdılar, O’nun sıfatlarını idrâk ettiler, rubûbiyetine lâyık olan şeyleri bütün hatlarıyla bilip tasdik ettiler. Böylece Kur’ân-ı Kerîm’i dinlemek; onları, kesinlik ifade eden bir bilgiyle Allâh’ı bilmeye götürdü. Bu onlar için; gözleriyle görmek, kalpleriyle müşâhede edip sıhhatli bir şekilde anlamak yerine geçti. O kadar ki Cenâb-ı Hak onlara göre; yanlarında, meclislerinde her şeyden daha yakın hâle geldi. Hiçbir kimseye; yanında, meclisinde bulunan arkadaşı meçhul ve gizli değildir…”1
Evet, Kur’ân-ı Kerîm’in lisânında, hükümdârâne üslûp, majestik / haşmetli ifade tarzı hâkimdir.
Meselâ;
•«Ben yarattım, gönderdim, vahyettim.» yerine; «Biz yarattık, gönderdik, vahyettik!» tarzındaki azamet cem‘inin kullanılması, bu üslûbun tezâhürlerindendir.
•Bize göre cansız ve akılsız varlıklara; yere, göğe, ateşe, suya, bal arısına, mahşer gününde âzâlarımıza en üst seviyeden tâlimat vermesi o haşmetli üslûbun tecellîlerindendir. O’nun yaratması da; «Ol!» demesinden ibarettir.
•Vukûunun kesinliğinden dolayı, istikbal için mâzî / geçmiş zaman kalıbı kullanması böyledir. Aynı zamanda bu üslûp, zaman üstü Müteâl zâtın ifadelerinin, zaman kalıplarına sığmaması demektir.
Azametli ifadeleri, bazen âciz kullar da kullanır.
•Firavun’un; «Ben sizin en yüce Rabbinizim!» demesi,
•Nemrut’un; «Ben de hayat verir ve öldürürüm!» demesi gibi.
Fakat onlar, o kabarık sözlerin altında ezilmişlerdir. Mahcup ve perişan olmuşlardır. O azametli lâfızlar, onların ağzında, sünnet çocuğuna giydirilen padişahımsı kıyafetler gibi eğlencelik ve komik durmuştur.
Azamet üslûbunun, lâyık olunmadığı hâlde kullanılışına, günlük hayattan iki misal verebiliriz:
•İşten ayrılan bir çalışanı hakkında patronun; «Onu ben kovdum.» veya; «Gittiği yere ben gönderdim!» demesi. Patron; müessesesini, terk edilen bir yer gibi göstermek istemiyor. Bu ayrılığın kontrolü altında bir hâdise olarak görünmesini arzu ediyor.
•Necip Fazıl’a isnâd edilen;
«–Treni mi kaçırdınız üstad?» suâline;
«–Kovdum gitti!» şeklindeki cevabı da böyle. Evet, biz âcizler için kullanıldığında ancak tebessüm ettiriyor azamet üslûbu.
Fakat Kur’ân-ı Azîmüşşân için, şânı yüce Kur’ân için, azamet üslûbunun bir i‘câz yönü olarak ele alınması da teklif edilmiş. Hani zamanımızda, -hâşâ- vahyi peygamberin iç dünyasının bir ürünü gibi göstermeye çalışanlara da cevap teşkil ediyor: Hiçbir şair; yapamayacağı, yapmadığı şeyleri konuşmalarıyla meşhur şairler bile, bu azametli üslûbu, Kur’ân gibi taşıyamazlar. Geveleseler bile rezil duruma düşeceklerini bilirler.
O azamet ve haşmetin bir tezâhürü de Âlemlerin Rabbi’nin Fâil-i Mutlak oluşunun yansımasıdır. Evet, Cenâb-ı Hakk’ın kulluğundan kaçanları da aslında Allah kovmuştur ve bu, bir patronun forsunu çizdirmemek için dile getirdiği bir lâf değil, hakikatin ta kendisidir.
Îman, hidâyet, rüşd, salâh, ihlâs, takvâ, tevbe ve mağfiret… Hepsi O’ndan. O dilemedikçe dileyemezsin. O’nun hidâyet vermediğini hidâyete erdiremezsin.
Şu nevi âyetleri bu azametli, haşmetli, hükümdârâne üslûbu göz önünde bulundurarak anlamak, tercüme etmek ve tefsir etmek gerekiyor:
•Cenâb-ı Hakk’ın bazı kâfirlerin kalplerini mühürlediği, kulaklarına ağırlık koyduğu, gözlerini hakikate karşı âmâ kıldığı, onlara hidâyet etmeyeceği, hattâ onları idlâl ettiği, bunun neticesi olarak o kâfirlerin artık inanamayacakları, zaten onların ezelde verilen hükm-i ilâhîye muvâfık olarak cehenneme doldurulmak için yaratıldıkları, onların kalbini Allâh’ın katılaştırdığı, onları zikirden gafil hâle getirdiği, küfrü kalplerine soktuğuna dair bütün âyetler…
Bu âyetlere meal vermek hususunda da erbâbı zorlanmaktadır.
•Üslûbu Türkçede de aynen korumalı mı?
Yoksa;
•Yanlış anlaşılmaması için bir akāid filtresinden geçirip, azametli, haşmetli hükümdârâne üslûbun yansımalarını yumuşatmalı mı?
Meselâ kelimesi kelimesine;
“Allah dilediğini idlâl eder.” ifadesi yerine;
“Allah (müstehak olan) dilediğini, hidâyet etmemek sûretiyle dalâlette bırakır.” şeklinde tercüme etmek ikinci tercihe giriyor. Böyle olunca azametli ifade tarzına halel geliyor fakat akîdeye uygun oluyor.
Her hâlükârda bu üslûba dikkat çekmek, İslâm’ı önce Kur’ân meâli okuyarak tanıyacaklara bu hususta biraz bilgi vermek gerekiyor.
Yine tek tek meal cımbızlandığında bu âyetlerin «cebriyye»2 görüşüne malzeme olarak istismâr edileceği gerçeğini görmek gerekiyor. Buna çare olarak, ilâhî kudret ve azameti değil, imtihan gerçeğini ve kulun iradesini öne çıkaran âyetleri de hemen; «Kur’ân’ın Kur’ân’ı tefsiri» tarzında ortaya koymak gerekiyor.
Misal verelim:
Kur’ân-ı Kerim’de birçok âyette, -Allâh’ın ezelî iradesine temas etmeden- cennetlik ve cehennemlik olmak; kulun îman-küfür, itaat-isyan tercihinin neticesi olarak ifade edilir:
“Hayır! Kim bir günah işler, günahı onu çepeçevre kuşatır da kâfir olarak ölürse, işte onlar ateşe arkadaş olmuş kimselerdir, orada onlar ebedî kalacaklardır.
Îmân edip sâlih ameller işleyenlere gelince, onlar cennet yârânıdırlar, onlar da orada ebedî kalacaklardır.” (el-Bakara, 81-82; bkz. Âl-i İmrân, 56-57; en-Nahl, 97; Tâhâ, 74-75; er-Rûm, 44-45; el-Leyl Sûresi…)
Baştaki; «Hayır!» ifadesi de mühim. Önceki âyette yahudilerin, kendilerinin cehenneme girmeyeceği, sadece sembolik olarak 40 gün azâba uğrayacakları inancına cevap verildiği için âyet bu şekilde başlıyor. Yani cennetlik ve cehennemlik olmak, yahudilerin vehmettiği gibi, sırlı, mâhiyeti belirsiz, ırka, gruba dayanan iltimaslı bir şey değildir. İnanç ve amel esasına dayalı «makul» bir neticedir.
Hidâyet ve idlâl Allah’tandır, fakat Cenâb-ı Hak her zaman açıklamasa da bir hikmete mebnîdir. Hazret-i Musa’nın kavmi hakkında âyet-i kerîmede şöyle buyuruluyor:
“…Onlar doğru yoldan sapınca Allah da onların kalplerini eğriltti. Allah, fâsıklar topluluğunu doğru yola iletmez.” (es-Saf, 5)
Azamet üslûplu âyetlerde bu sebep-sonuç dokunuşu yok. Sanki hiçbir sebep olmadan, tamamen meşîet-i ilâhiyye ile doğrudan saptırma oluyormuş gibi anlaşılmaya müsait. Usûl-i fıkıhtaki mutlakın mukayyede hamli3 gibi, hepsini bu sebep-sonuç bağlantısıyla, yani önce kulun sapması, ardından Allâh’ın o kulunu hidâyetten kovması şeklinde anlamak gerekiyor.
Bir başka misal:
“Daha önce inkâr edenlerin haberi size ulaşmadı mı? İşte onlar (dünyada) yaptıklarının cezasını tattılar. Onlar için acı bir azap da vardır.
(O azâbın sebebi) şu ki, onlara peygamberleri apaçık deliller getirmişlerdi, fakat onlar;
«–Bir beşer mi bizi doğru yola götürecekmiş?» dediler.
فَكَفَرُوا وَتَوَلَّوْا وَاسْتَغْنَى اللّٰهُۜ
İnkâr ettiler ve yüz çevirdiler. Allah da hiçbir şeye muhtaç olmadığını gösterdi…” (et-Teğâbün, 5-6)
Üstteki âyet gibi burada da Allâh’ın onları hidâyet etmekten müstağnî olduğunu göstermesi, onların küfür ve yüz çevirmelerini takiben zikrediliyor. Yukarıda Cenâb-ı Hakk’ın zaman üstü olmasının azamet üslûbuna tesirinden bahsetmiştik. Rabbimiz böyle tasrihlerle (açık, net ifadelerle) yanlış anlaşılmaya mâni olmakta. (Benzerleri için bkz. el-Bakara, 15, 26; Yûnus, 11)
Azamet ifadeli âyetlerin cımbızlanmasıyla, günümüzde o cebrî anlayışın meşhur yansıması;
“Madem cehennemlik olacağımı biliyordu niye yarattı, bana sordu mu…” gibi lâkırdıların4 önünü açmasına izin vermemek gerekiyor. Ateistlere, deistlere malzeme vermemek gerekiyor. Sırf bu olmasın, diye bu sefer de Mûtezile görüşüne5 meyledip, ilâhî kudretin hidâyet bahsinde hiçbir payı yokmuş gibi bir ifadeye yönelmek de Kur’ân’ın rûhuna aykırı düşüyor.
Terazi ve denge zarûrî…
Yani meal okuyacak kişiye de, önce azamet-i ilâhiyyeyi tefekkür ettirmemiz şart!.. O haşmetli üslûp ile kalbi titreyen şahısları göstermeden, Anadolu tasavvufunun diliyle; «bir kâmil ere varmadan» tercüme ve kitaplarla hidâyet tevzî etmek zor görünüyor. Hele bugünkü gibi, azamete burun kıvıran kibirliler ve mühürlüler diyarında…
______________________
1 Ahmed bin Mübârek, el-İbrîz min kelâmi seyyidi Abdi’l-Azîz ed-Debbâğ, thr. Muhammed Beşîr Hasen el-Hâşimî, Beyrut 2004, s. 61. Aktaran: Murat KAYA, Kur’ân’da Allâh’a Ait Azametli İfadeler, doktora tezi 2007. Yazımızda bu kıymetli tezden geniş ölçüde istifade ettik.
2 İradeyi reddeden aşırı kadercilik, fatalizm.
3 Bkz. TDVİA, Mutlak maddesi.
4 Bu lakırdıya verilen iki edebî cevabı okumak için:
https://www.yuzaki.com/2015/06/gercek-hayatin-altin-kurallari/
https://www.yuzaki.com/2018/01/allah-beni-yaratirken-bana-mi-sordu/
5 Kul fiilinin yaratıcısıdır diyecek derecede, iradeyi öne çıkarıp kaderi hidâyet bahsinde reddeden görüş.