Şer‘î Kaidelerle Tasavvuf -43- VESVESESİZ TAKVÂ
Dr. Ahmet Hamdi YILDIRIM
(Şâzelî meşâyıhından Ahmed Zerrûk [v. 899/1494] Hazretleri’nin; tasavvufu, usûl ve fıkıh kaideleriyle anlattığı Kavâidü’t-Tasavvuf ve Şevâhidü’t-Taarruf adlı eserinin tercüme ve şerhine devam ediyoruz.)
HELÂLDE HASSÂSİYET
Müellifimiz; tasavvufun en temel meselelerinden biri olan «takvâ, verâ, şüpheli şeylerden kaçınma» mevzularında bir kıstas oluşturmak için bu kaideyi beyan etmekte:
Altmış Üçüncü Kaide:
“Takvâya tâbî olmanın gayesi, nihâî hedefi, «verâ»ya bağlanmaktır.
Verâ; esasen sakıncası olmayan fakat gönülde sıkıntı doğuran şeyleri, mahzurlu olabilir ihtimali ile terk etmektir.”
Verâ; helâl dairesindeki birtakım şeylerden de ne olur ne olmaz, belki sıkıntılı olabilir ihtimali ile fedâkârlık edebilmektir.
Helâl olandan fedâkârlık etmek, takvâ mıdır? Değildir. Fakat helâl olanda da gönlünü rahatsız eden birtakım noktalar varsa onu terk etmek verâdır. Verâ da, takvânın ulaşmaya çalıştığı derecedir.
Meselâ;
Zamanımızda gıdâ enflâsyonu diye bir problemimiz var. Ülkemizde gıdâ fiyatları, aşırı bir şekilde yükseliyor. İdare; asgarî ücrete, memur-emekli maaşlarına zam yapıyor, aynı anda gıdâ fiyatları öyle bir yükseliyor ki, maaşlar buharlaşıyor. Alım gücü yok oluyor.
Hanefî fıkıh kitaplarından İhtiyâr’da, Kerâhiyye / Mekruhlar bölümünde şöyle bir ibâre var:
“Gıdâ maddelerinin ticaretini yapmak mekruhtur. Çünkü bu; dünyada gazaba, âhirette de günaha sebebiyet verir.”
Gıdâ maddelerini alıp satan olmazsa, ihtiyaç nasıl karşılanacak? Burada ibâreyi;
“Temel gıdâ maddelerini sâir emtiadaki gibi bir ticarete, para kazanmaya konu etmek mekruhtur.” şeklinde anlamalıyız. Gıdâ maddelerini üretenler, alıp satanlar; kendilerine hedef olarak ticareti, bol para kazanmayı değil, hizmet etmeyi, ihtiyacı gidermeyi belirlemelidir.
Çünkü bunlar, insan için temel ihtiyaç maddeleri… Sen imkânı olan bir müslüman olarak; suyu, ekmeği, katığı olmayan müslüman kardeşine bu ihtiyaçları bilâ-bedel de olsa ulaştırmakla mükellefsin. Bazen mâliyetine satarsın, bazen az kâr edersin, ama insanların almak zorunda olduğu maddelerden yüksek kârlar, kazançlar elde etmeyi hedef koyamazsın.
Mevzumuza bağlarsak, bunlardan yüksek kâr elde etmeyi düşünürsen, bu takvâ da olmaz verâ da olmaz. Fakat ticaret helâl midir? Evet. Ama şartlar, gönlü kurcalayan bir durum ortaya çıkarıyor.
Ticareti, müslüman kardeşine hizmet gayesiyle yapanlar hakkında ise şu müjde verilmiştir:
“Sâdık (dürüst, güvenilir) tâcirler; peygamberler, sıddîklar ve şehidlerle beraberdir.” (Tirmizi, Büyû, 4)1
Müellifimiz, takvânın gayesinin verâ olduğu görüşünü bir rivâyetle destekliyor:
“Sahih rivâyette bildirildiği gibi:
«Kişi müttakîlerin derecesine ancak gönlünü tırmalayan şeyleri terk edince ulaşabilir.»”
Bu sözü; İmam Buhârî, Abdullah İbn-i Ömer -radıyallâhu anhümâ-’ya ait bir söz olarak nakleder. (Buhârî, Îmân, 2)
İbn-i Mâce ise, yakın ifadelerle rivâyet edilen bir şeklini, Efendimiz’in sözü olarak nakleder. (İbn-i Mâce, Zühd, 24)
Başka hadîs-i şeriflerinde de; Peygamberimiz, günahı, gönlü kurcalayan şey olarak tarif buyurmuştur. (Bkz. Müslim, Birr 14, 15)
Ancak burada dikkat etmek gerekir. Çünkü bu durum gönülden gönüle değişkenlik arz eder. Kişi gönül hassâsiyetini kaybetmişse, artık günahlar burnuna konup kalkan sinek gibi görünüyorsa, kalbinde de bir kurcalanma hissetmez olur. Vicdanı kıpırdamaz. «Bana göre mahzurlu değil!» diyerek apaçık haramlara bile dalar girer.
Peygamberimiz; «birr»e ulaşmak, takvâ derecesine erişmek isteyen kişiye, malûm, zâhirî haramların / mekruhların ötesinde de, birtakım mahzurlu şeylerin olabileceğini, bunların zâhiren mubah gözükse de, terk edilmelerinin evlâ olduğunu hatırlatıyor.
Yoksa, zâhirî hususlarda bir şeyin yapılıp yapılmamasında, şerîat hükümleri cârîdir, kalbimizin o hususta ne hissettiği değil. Çünkü kalplerin hassâsiyetleri farklı… Şu hadîs-i şerif mevzuyu netleştirecektir:
“Helâl olan şeyler belli, haram olan şeyler bellidir. Bu ikisinin arasında, halkın birçoğunun helâl mi, haram mı olduğunu bilmediği şüpheli konular vardır.
Şüpheli konulardan sakınanlar, dînini ve ırzını korumuş olur. Şüpheli konulardan sakınmayanlar ise gitgide harama dalar. Tıpkı sürüsünü başkasına ait bir arazinin etrafında otlatan çoban gibi ki, onun bu araziye girme tehlikesi vardır.
Dikkat edin! Her padişahın girilmesi yasak bir arazisi vardır. Unutmayın ki, Allâh’ın yasak arazisi de haram kıldığı şeylerdir.
Şunu iyi bilin ki, insan vücudunda küçücük bir et parçası vardır. Eğer bu et parçası iyi olursa, bütün vücut iyi olur. Eğer o bozulursa, bütün vücut bozulur. İşte bu et parçası kalptir.” (Buhârî, Îmân, 39, Büyû, 2; Müslim, Müsâkat, 107, 108)
Bu nebevî tâlimâta sahâbî efendilerimiz nasıl ittibâ ediyordu?
Hazret-i Ebûbekir -radıyallâhu anh- buyurur:
“Biz harama gireriz korkusuyla, yetmiş helâli terk ederdik.”2
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- buyurur:
“Biz harama düşeriz endişesiyle, helâllerin onda dokuzunu terk ederdik.”3
Yine Hak dostlarından o takvâ hassâsiyetine sahip gönüller, vitrinde olan yemekleri yemezlermiş. Vitrindeki ekmeği almazlarmış.
Niye? Oraya göz değdi diye. Mahrumların nazarları takıldı diye.
Mahmud Sâmi RAMAZANOĞLU Hazretleri; olta ile tutulan balığı yemezdi diye, torunları naklediyor. Çünkü yem ile aldatılmış bir balığı yemek, onun gönlünü rahatsız ediyor.
Zâhiren beis olmasa da, ihtimale göre ihtiyatlı davranmak denilince akla vesveseler de geliyor. Müellifimiz; verâ zannederek, takvâ adına, vesveseye düşmenin doğru olmadığını hatırlatıyor:
“Bir alâmet olmadan şüpheye ve tereddüde kapılmak vesvesedir.”
Yukarıda verdiğimiz örneklerde, bir sebep var. Meselâ; fakirliğin, yüksek enflâsyonun olduğu bir zamanda gıdâya yüksek kâr koyduğunuzda, fukarânın bu işten zarar göreceği gayet açık.
Fakat hiçbir sebep ve işaret olmadan böyle sakıncalar üretmek doğru değil.
Bakkala gidiyorsun;
«Bu ekmeği bakkal çalmış olabilir!» diye hiçbir işaret yokken tereddüt etmek, vesvese hastalığıdır. Bunun tedavi edilmesi lâzım.
“(Bu vesveseli tavır), sünnet olmayan, (sünnette yeri olmayan) bid‘at olan bir verâdır.”
Burada Müellifin vesveseye verâ demesi; günümüz tabiriyle, tırnak içinde bir verâdır. Yani sözde verâdır. Çünkü Peygamber’den daha fazla (!), daha ileri (!) müslüman olmaya kalkmak asla doğru değildir.4
Çünkü;
Sünnette karşılığı olmayan bir softalık bid‘attir. Asr-ı saâdette, takvâ niyetiyle evlilikten veya gece uyumaktan yahut oruçsuz gün geçirmekten uzak durmaya niyetlenenler oldu, Peygamberimiz bunlara müsaade etmedi.5
YEMİN FIKHI
Zerrûk Hazretleri, burada yemin bahsinden bir misal veriyor:
“(Vesveseli, sözde dindarlığa bir misal);
•Gerçek bir hususta olduğu,
•Allah adına olduğu,
•Aşırılığa da kaçılmadığı hâlde;
Yemin etmekten kaçınmaktır.
«–Dindarlığın îcâbı; doğru da olsa, yalan da olsa Allah adına yemin etmemektir.» diyen kişinin sözü sahih değildir.”
Çünkü selef-i sâlihînin sözlerinde ve Efendimiz’in hadislerinde çok sayıda yemin vardır. Hattâ Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
«Allah; Zâtı adına yemin edilmesini sever. Allah adına yemin edin, yemininizde durun, sâdık olun.» (Ebû Nuaym, Hilye, V, 267)
“Bunun yanında Allah Teâlâ, Allah adının yemine hedef yapılmasını yasaklar.”
Müellif şu âyete işaret etmiştir:
“Yeminlerinizden dolayı Allâh’ı (O’nun adını), iyilik etmenize, O’ndan sakınmanıza ve insanların arasını düzeltmenize engel kılmayın. Allah işitir ve bilir.” (el-Bakara, 224)
Meselâ bir kişiye;
“–Senin arkadaşın filâncayla aramız bozuldu. Sen onunla bir konuşsan, aramızı bulsan…” diyorlar. O da;
“–Ben yemin ettim arkadaş! Kimsenin işine karışmayacağım bundan sonra!” diyor. Yapması gereken, fazîletli bir davranışı yapmamak için, Allâh’ı, Allah adına ettiği yemini bahane etmiş oluyor. Burada yeminini bozup, keffâret ödemeli. Hazret-i Ebûbekir Efendimiz’in, kızına iftira hâdisesine karışan bir muhâcire yardım etmeyeceğine dair yemin etmesi, bu hususta âyet-i kerîme ile yeminini bozmaya davet edilmesi de burada hatırlanabilir.6
“Allâh’ı yemin hedefi tutmaktan sakınmak lâzımdır. Ancak (takvâ, dindarlık adına) yemin tamamen terk edilmez. Allah en doğrusunu bilendir.”
Bu vesileyle, yeminin fıkhını hulâsa edersek;
•Allah’tan başka bir varlığa yemin etmek yasaklanmıştır.7
“–Ekmek çarpsın, filânın ölüsünü göreyim.” vb. avâmî ifadelerden kaçınmak gerekir. Yine Allah adından kaçınmak için geliştirilen;
“–Namusum ve şerefim üzerine ant içerim.” gibi yeminler de İslâmî anlayışa uygun değildir.
•Geçmiş ile alâkalı bile bile yalan yere yemin etmek (yemîn-i
ğamûs) çok büyük bir günahtır. Keffâreti dahî yoktur. Âyet-i kerîmelerde bir münafık, kâfir ve yahudi âdeti olarak gösterilen, kınanan, azapla tehdit edilen yeminler bu tarz yalan yeminlerdir.8
•Geleceğe ait bir yemin edildiyse (yemîn-i mün‘akide) ve bozulduysa keffâret gerekir. (Bkz. el-Mâide, 89)
•Yapılması gereken bir vazifeyi, bir iyiliği yapmayacağım, diye yemin edilmemelidir, edildiyse bozup keffâret ödenmelidir. (Bkz. en-Nûr, 22; et-Tahrîm, 1-2)
•Yapılmaması gereken bir şeyi yapmamak üzere (meselâ gıybet etmeyeceğim diye) yemin edildiyse, bu yemin elbette muhafaza edilmelidir. Bozulmamalıdır. (Bkz. el-Mâide, 89; en-Nahl, 92)
•Yapılması veya yapılmaması eşit olan bir hususta yemin edildiyse, yine yemini korumak evlâdır. (Bkz. el-Mâide, 89)
•Sırf ağız alışkanlığı olarak dilden dökülen; kasıtsız yeminler, hatalı bilgiye dayanan yeminler (yemîn-i lâğv), keffâret gerektirmezse de bunlardan da kaçınmak doğru bir harekettir. (Bkz. el-Bakara, 225)
Hâsılı;
•Yemini hayatımızdan tamamen çıkarmak, dindarlığın, takvânın bir şartı değildir. Kimse bunun şüpheli şeylerden sakınmak bâbından olduğunu iddia edemez.
Çünkü;
•Allah yemin etmiştir.
•Peygamberimiz yemin etmiştir.
•Takvâda insanlığa model olan sahâbe-i kiram ve onlara tâbî olanlar yemin etmiştir.
Sözü kuvvetlendirmek, muhatabı iknâ etmek gibi meşrû gayelerle yemin edilir.
Hayatımızdan çıkarılması gereken yeminler;
•Yalan yere yemin,
•Allah’tan başkası adına yemin,
•İyiliğe engel olan yemin ve
•Ağız alışkanlığı, lüzumsuz yemindir.
Tasavvufta kalp, hassas bir kuyumcu terazisidir. O terazinin mîyârı da Kur’ân, Sünnet ve sahâbe-i kiram hazerâtıdır. O hassas terazi; zâhirî bir bakışta mahzuru yok gibi görünen nice mubahları da terk ederek, takvâda derinleşir. Ancak bu hususta; sünnete uyulmalı, vesveseye düşülmemelidir.
Cenâb-ı Hak, bizlere râzı olduğu sâlih amelleri sevdirsin. Râzı olmadığı; vesveseli, tehlikeli, bid‘atli davranışlardan gönlümüzü uzaklaştırsın. Âmîn…
__________________________
1 Bu husustaki yazımız için. https://www.yuzaki.com/2019/12/el-ele-cennete/
2 Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtu’l-Kulûb, 2/434.
3 Abdurrezzâk, Musannef, VIII, 152; 14683.
4 Bkz. el-Hucurât, 1; el-Mâide, 87.
5 Buhârî, Nikâh, 1; Müslim, Nikâh, 5. Ayrıca bkz. Nesâî, Nikâh, 4.
6 en-Nûr, 22; Buhârî, Meğâzî, 34; Müslim, Tevbe, 56; Taberî, Tefsîr, II, 546.
7 “Kim yemin edecekse Allâh’ın adı ile yemin etsin veya sussun.” (Müslim, Eymân, 3) Ayrıca bk. Buhârî, Eymân, 4, 5, Edeb, 74, Tevhîd, 13; Müslim, Eymân, 6; Ebû Dâvûd, Eymân, 4; Tirmizî, Nüzûr, 9; Nesâî, Eymân, 4, 10; İbn-i Mâce, Keffârât, 2.
8 Bkz. en-Nisâ, 62; el-Mâide, 53; el-En‘âm, 109; el-A‘râf, 49; et-Tevbe, 42, 56, 62, 74, 95, 96; İbrâhîm, 44; en-Nahl, 38; en-Nûr, 53; Fâtır, 42; el-Mücâdele, 14; el-Kalem, 10.