ARZ-I HÂLE DAİR

Asım UÇAROK

 

Emin SARAÇ Hoca anlatır:

 

“Abdurrahman (GÜRSES) Hocaefendi ile yirmiye yakın kez hacca birlikte gittik. Yol boyunca Hocaefendi’nin hususiyetlerini, meziyetlerini çok yakından tanıma fırsatı buldum. Bir kere gönlü, Kur’ân-ı Kerîm’e ihtiramla dolu bir kişi idi. Bütün gününü Kur’ân-ı Kerim ile geçirirdi… Harem-i Şerif’teki hâl ve hareketleri hep edep üzereydi. Bu konuda çok hassastı… Arafat’tan dönüşlerimiz hep yürüyerek olurdu…

 

Önceleri Harem-i Şerif’te; namazdan önce, özellikle Mısır’dan gelen hâfızlara Kur’ân-ı Kerim okutulurdu. Şimdilerde bu geleneği kaldırdılar. Mustafa İsmail, Huserî, Abdüssamed gibi hâfızlar umûmî mikrofondan bütün huccâca Kur’ân ziyafeti verirlerdi. Orada nüfûzu olan birkaç kişi, Hocaefendi’nin de okuması için Kral’a müracaatta bulunmak istemişler. Ama o kesinlikle buna müsaade etmeyeceğini söylemiş ve; 

 

«–Biz buraya arz-ı hâl etmeye geldik, arz-ı endâm etmeye gelmedik!» diyerek bu yöndeki bütün ısrarları geri çevirmişti.”

 

Bu hâtırada geçen ikili ifade; sadece Harameyn’e değil, tamamıyla bu dünyaya da arz-ı endam değil arz-ı hâl için geldiğimiz şeklinde câmiamızda yaygınlaştı. Yüzakı Dergimizin bir kapağında da bu ifade işlenmişti. 

 

Dilimiz maalesef fakirleştirildi. Abdurrahman Efendi ve muâsırlarının sözlerini bugün sözlüğe bakarak anlamaya çalışır olduk. Bu sebeple, arz-ı hâl tabirinin içinde geçtiği bazı cümlelerin «şikâyet etmek» şeklinde anlaşılmasıyla bazı zihinlerde istifham oluşmuş. 

 

“Tasavvuf; şikâyeti unutma sanatı iken, bu dünyaya şikâyet etmeye geldik, demek uygun mu?” şeklinde bir istifham. 

 

Hâlbuki arz-ı hâl, doğrudan şikâyet etmek mânâsına gelmiyor. Tamlamayı çevirelim: Hâli arz etmek. 

 

Hâl, içinde bulunduğumuz durum.

 

Arz ise, sunmak, takdim etmek açmak. 

 

Necip Fazıl; Zindandan Mehmed’e Mektup’ta, yine arz etmek kökünden, «arz edilen hususlar» mânâsında mâruzâtı şöyle kullanır:

 

Müdür bey dert dinler, bugün «maruzât»! 

Çatık kaş, hükûmet dedikleri zât…

 

Vali, paşa, padişah veya hükûmet, alttan üste bir şey söylenecekse, bu «arz edilerek» yapılır. Üst makam, aşağıya bildiriyorsa rica eder. Rica emirdir. Arz ise hâli beyandan ibaret. Bu sebeple, arz-ı hâl etmek ifadesindeki tevâzu ve hiçlik mânâsı barizdir. 

 

Arz-ı hâl; günümüzde arzuhâl şeklinde tek bir kelimeye dönüşüp, dilekçe mânâsını doğrudan kazanmıştır. Adliye vb. müesseselerin önünde, dilekçe yazmayı bilmeyen vs. kişilere hizmet eden meslek erbâbına da arzuhâlci denilir. 

 

Doğrudan şikâyet etmek mânâsı yok, fakat; astlar, üste neyi arz eder? Ekseriyâ bir taleplerini veya şikâyetlerini. Oradan dolaylı bir mânâ çıkarsa çıkar. 

 

Şimdi arz-ı hâlin; edebiyatımızda, şiirimizde nasıl kullanıldığına dair misalleri sizlere arz edelim:

 

Arz-ı hâl etmeğe cânâ seni tenhâ bulamam,

Seni tenhâ bulıcak kendimi aslā bulamam. (Ulvî)

 

“Canım sevgilim; seninle baş başa kalamadığımız için bir türlü sevdamı, aşkımı sana anlatamıyorum. Lâkin seninle baş başa kalınca da ben kendimden geçiyorum. Yine söyleyemiyorum.”

 

Hâlini arz edecek, kudret ve mecal dahî bulamamak şiirlerde çokça görülür:

 

Arz-ı hâle Fıtnat-ı bîçârede kudret mi var? 

(Fıtnat Hanım)

Tâkati yok dilimin, hâlimi takrîre bile…

 

Niye tenha bir mekân, yalnız bir ortam arar âşık? Çünkü herkesin içinde konuşamaz:

 

Tenhâ düşürmeyince demem yâre derdimi,

Ser-beste arz-ı hâl-i dil-i râzdır sözüm. (Nef‘î)

 

Nef‘î; yalnız kalamadığı için yâre içini dökemediğini, bunları şiir hâlinde sırlı birer dilekçeyle ulaştırmaya çalıştığını söylüyor. 

 

Recâîzâde Mahmud Ekrem de; sevgilinin, âşığın şiir mecmûasını okurken -tesadüfen olsun- hâlini arz ettiği satırlarla karşılaşmasını diler:

 

Mecmûamı okurken manzûr olaydı bâri, 

Ol yâr-i bî-vefâya Ekrem şu arz-ı hâlim.

 

Nâbî ise; aşk sırlarını, ne kâğıtla, ne mürekkeple ne de kalemle paylaşabilmiştir: 

 

Kalem kec-dil, mürekkeb rû-siyeh, kâğıt dü-rû bilmem;

Kimi etsem o şûha arz-ı hâlim yazmada mahrem?

 

“(Kamış) kalem (yılan gibi) eğri dilli, mürekkep kara suratlı, kâğıt ikiyüzlü!.. Bilmem kimi sırdaş etsem derdimi yazmada sevgiliye?” 

 

Arz-ı hâllerde yani dilekçelerde şikâyet çok olur, demiştik. Âşıklar da hep yârin cefâsından şikâyet ederler. Ama bu şikâyet; tasavvufta istenmeyen, rızâsızlık ve itiraz şikâyeti değildir. Yanık yanık ifadelerle, sevgiliye kendini acındırma temrinleridir. 

 

Şeyh Gāib’in Hüsn ü Aşk mesnevîsinde, âşık taraf olan Aşk; postacıya hitapla başladığı tardiyyesinde, sevgilisi uğrunda katlandığı onca çileye rağmen, ondan bir selâmın gelmemesini insafsızlık olarak görür:

 

Dil hayret-i gamla lâl kaldı,

Gālib gibi bî-mecâl kaldı,

Gönderdiğim arz-ı hâl kaldı,

El-ân bir ihtimâl kaldı:

İnsâfın o yerde nâmı yok mu?

 

“Gönül, keder şaşkınlığı içinde dilsiz ve mecalsiz kaldı. Yazdığım onca dilekçe demek ki ya ulaşmadı ya cevaba değer bulunmadı. Öyleyse geriye bir ihtimal kalıyor: Bu sevgili insaf nedir, merhamet nedir bilmiyor!”

 

Gālib’den daha tâlihli olup sevgilisine kavuşan Azmîzâde Hâletî ise, şöyle diyor:

 

Yâri görünce kaldı gönül arz-ı hâlden,

El değmedi şikâyete şükr-i visalden.

 

Yani Hâletî; Ulvî gibi kendinden geçmemiş ama, yâre kavuşmanın şükrüyle öyle mest ü hayran olmuş ki, o acındırma faslındaki şikâyetleri bir kenara atıvermiş. 

 

Âkif gibi bir söz ustasının bile;

 

Ağlarım ağlatamam hissederim söyleyemem,

Dili yok kalbimin ondan ne kadar bîzârım!

 

diye yakındığı, sözlerin kifâyetsizliğini, Fıtnat Hanım şöyle dile getirmiş:

 

Kābil mi arz-ı hâl ile derd-i dili beyân,

Sığmaz zebân-ı hâmemize mâcerâ-yı aşk!

 

“Gönlün derdini bir dilekçe ile beyan edebilmek ne mümkün? Aşk macerası kalemimizin diline sığmıyor ki!”

 

Enderunlu Vâsıf ise, aşkından mecnun olmuş. Mecnun kaleme yabancı, kalem mecnuna (günah) yazmaz! Öyle olunca sevdiğine hâlini arz edemez olmuş: 

 

Arz-ı hâlin neyle tahrîr eylesin gönlüm sana,

Bu meseldir kim kalem dîvâneye bîgânedir…

 

Ta Barış MANÇO’nun; “Domates, biber, patlıcan”ına kadar taşıyabiliriz, âşıkların bir türlü sevgiliye açılamayışlarının hikâyesini…

 

Acındırıcı şikâyetleri çok olsa da yine de âşıkların da, şikâyetten kaçındığını dile getirebiliriz: Umûmiyetle sırrın korunması esastır: 

 

Ehl-i irfan söylemez her hâlini,

Hâl olur izhârı var ihfâsı var! (Aziz)

 

Süleyman Nazif’inki ise; daha ziyade izzet-i nefs ifade eden, istiğnâ mânâlı bir susuştur:

 

Arz-ı hâl etmez dil-i gam-dîdemiz dildâre de,

Etmesin muhtâc Rabbim yâre de ağyâre de!

 

“Kederli gönül, dosta bile hâlini açmaz! Rabbim dosta da yabancıya da muhtaç etmesin!”

 

Merhum İrfan ÖZTÜRK Hocamız’ın da; “Muhtacı muhtaca muhtaç etme!” sözü pek içlidir. 

 

Mevzu mâneviyâta, din diline doğru kaymışken; Allâh’a arz-ı hâl yani dilekçe yazan merhum şair Bahaettin KARAKOÇ’u hatırlayalım:

 

Rahmân ve Rahîm olan adına sığınarak,

Açtım iki elimi: Kor gibi iki yaprak…

Bir edep ölçeğinde umutlu ve utangaç,

İşte dünya önümde; benim rûhum Sana aç.

Bu seğriyen ellerle Sen’den Sen’i isterim,

Sen’den Sen’i isterken canımdan çıkar terim.

 

(…)

 

Her damla ve lokmada ben Sana hamd ederim,

Rezzâksın, rızkım Sen’den, vermezsen ben neylerim?

Kovduğun şeytan bile mülkünde zar atıyor,

Gaflette avlayınca kulunu aldatıyor…

Benimse kıblem belli, secdelerim Sana’dır,

Nefes alıp verirken, her seferim Sana’dır.

 

(…)

 

Kulunum, kurbanınım, Rabbim Sen’in mülkünde,

Garip kulun ne söyler, gülümse dilekçeme…

 

Dilekçe şikâyetsiz olmaz ya, şair burada şeytandan şikâyet ediyor. Azan kullardan, nefislerden şikâyet ediyor. Bu mânâda; dergâh-ı ilâhîye arz-ı hâller, duâ ve sığınma ifade ediyor. 

 

 

Bediüzzaman Saîd-i Nursî Hazretleri de, beş vakit namazı anlatırken sabah namazını şu ifadelerle zikretmiş:

 

“İşte bu vaziyette bir ruh, fecir zamanında bir Kadîr-i Zülcelâl’in, bir Rahîm-i Zülcemâl’in dergâhına niyaz ile, namaz ile müracaat edip arz-ı hâl etmek, tevfîk ve meded istemek ne kadar elzem ve peşindeki gündüz âleminde başına gelecek, beline yüklenecek işleri, vazifeleri tahammül için ne kadar lüzumlu bir nokta-i istinad olduğu bedâheten anlaşılır.”

 

Hulâsaten: “Sabah namazı, kulun Cenâb-ı Hak’tan yardım ve başarı istemek, gündüz karşılaşabileceği vazife ve zorluklara sabır niyaz etmek üzere bir arz-ı hâl ve müracaat fırsatıdır.”

 

Daha yakına gelelim: 

 

Dr. İhsan ŞENOCAK Hoca, namazdaki Sübhâneke duâsı ve Fâtiha tilâvetini kulun Rabbine bir arz-ı
hâli olarak tasvir ediyor: 

 

“Neden kıyamda önce «Sübhâneke» ya da diğer mezheplerin senâ muhtevalı duâları okunur? 

 

Her arz-ı hâlden önce bir teşekkür faslı olur, Sübhâneke de arz-ı hâl makamında olan Fâtiha’dan önceki teşekkür/ tesbih faslıdır. Ya da müslüman «Sübhâneke»yi okuyarak; 

 

«–Ben hakikatte huzûruna gelmeye lâyık değilim, günahım çok; ben mücrimim Allâh’ım, Sen çağırdın da geldim, söze Sen’i tâzîm ederek başlıyorum.» der.

 

Kıyamda, senâdan/Sübhâneke’den sonra «arz-ı hâl» başlar. Fâtiha; her kuşaktan, her kadrodan insanın şükür, hamd, mîsak ve duâ cümlelerinden oluşan bir yakarışıdır. Bir doktorun yazıhanesinde hastalığının emârelerini anlatan muzdarip bir hasta gibi, mü’min de Fâtiha’yı okuyarak Rabbine gam ve kederini arz eder.”

 

Hâsılı;

 

Arz-ı hâl, hâlimizi arz etmemiz, duâmızdır, yakarışımızdır, şeytandan, nefisten, düşmandan Allâh’a istiâzemiz ve ilticâmızdır. Dert söyletir, kul şikâyetini sadece Allâh’a yapar:

 

Yâkub -aleyhisselâm-, Yûsuf’tan sonra, Bünyamin’i de kaybedince, bir köşeye (tenhaya) çekilip (Yûsuf, 84) şöyle der:

 

“Ben gam ve kederimi sadece Allâh’a arz ediyorum…” (Yûsuf, 86)

 

 

 

«Arz ediyorum» diye tercüme edilen kelime; «eşkû» yani «şikâyet ediyorum.»… 

 

Eyyûb -aleyhisselâm- gibi hâlini yüce dergâha dahî arz etmekten -bir müddet- hayâ edenler olsa da, duâ ve tazarrû, sâlih kulların sıfatıdır. 

 

Duâ edemez hâle gelmek; kibirdir, duygusuzluktur, donukluktur. İstiğnâ kullara karşı sergilendiğinde bir fazîlet olur; Âlemlerin Rabbine karşı istiğnâya kalkışmak, tuğyandır, hadsizliktir, edepsizliktir. 

 

Mezmum olan ağyâre şikâyettir. Tahammülsüzlük gösterip söylenmek ve sızlanmaktır. 

 

Rasûl-i Ekrem ve Nebiyy-i Muhterem Hazretleri de Tâif sonrasında dergâh-ı ilâhîye şöyle niyaz eder:

 

“Allâh’ım! Kuvvetimin zaafa uğradığını, çaresizliğimi, halk nazarında hor ve hakîr görülmemi Sana arz ediyorum.” (Fiil yine eşkû) (İbn-i Hişâm, II, 29-30; Heysemî, VI, 35)

 

Seyrî’nin manzum tercümesiyle:

 

«Hor hakir görülmemi, şu çâresizliğimi,

Ancak Sana arz eder Âmine’nin yetîmi!

Ey merhametlilerin en merhametlisi Sen,

Eğer ki bana karşı gazap etmiş değilsen;

Şu çektiğim mihnete, aldırmam şu belâya,

Kerem kıl, hidâyet ver, Tâifli cühelâya!

Azâb etme İlâhî, rahmetindir huzûrum,

Râzı oluncaya dek, affını diliyorum!»

 

Çağımız; bilhassa sosyal medya çılgınlığından sonra, tam bir arz-ı endam devri oldu. Paylaşmak fiiline bir garip mânâ eklendi. Şimdi birtakım duâlar bile tenhalarda değil, selfie çubuklarının gölgesinde, canlı yayında… Bu sebeple, arz-ı hâl psikolojisini anlamaya ihtiyaç var. 

 

Evet efendim, biz bu dünyaya arz-ı endâm için değil, arz-ı hâl için geldik. 

 

Kabûl eyle yâ Mucîb!..