KUR’ÂN’A KARŞI MES’ÛLİYETLERİMİZ
H. Kübra ERGİN hkubraergin571@gmail.com
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; Mekke devrinde, âyetler kendisine nâzil oldukça Kâbe çevresinde toplanan insanlara bu âyetleri yüksek sesle okurdu. Araplar güzel söze ve belâgate çok meraklı oldukları için; Kur’ân’ın mükemmel mânâsını ve âhenkli lâfızlarını dinler, ondan etkilenirlerdi. Müşriklerin ileri gelenleri; adamlarına, Hazret-i Peygamber âyetleri okurken, ıslık çalıp el çırparak gürültü çıkarmalarını ve böylece Rasûlullâh’ın sesini bastırarak okuduğu âyetlerin anlaşılmasını önlemelerini söylerlerdi. Rabbimiz onların bu hilesini şöyle haber vermişti:
“İnkârcılar dediler ki:
«–Bu Kur’ân’a kulak vermeyin, okunurken gürültü çıkarın, belki bastırırsınız.»” (Fussilet, 26)
Rasûlullah -aleyhissalâtü vesselâm-; Allâh’ın indirdiklerini tebliğ etmek için çok büyük gayret sarf etmiş, bu dâvâya hayatını adamıştır. Ancak başta ilk muhatapları olan Kureyşli müşrikler olmak üzere inkârcılar; O’na tamamen kulak tıkamışlar, dinlemek istememişlerdir.
Allah Zülcelâl buyuruyor ki:
“O gün, gerçek hâkimiyet Rahmân’a aittir. Ve o, kâfirler için çok zor bir gündür. O gün, zâlim, ellerini ısırır ve der ki:
«–Keşke Rasûl ile beraber bir yol edinseymişim (O’na tâbî olsaymışım)! Eyvahlar olsun! Vay başıma gelene! Keşke falancayı dost edinmeseymişim. Andolsun ki o, zikir/Kur’ân bana geldikten sonra beni ondan saptırdı.»
Şeytan, (önce vaadlerde bulunan sonra da) insanı yardımsız yarı yolda bırakandır.
Rasûl der ki:
«–Rabbim! Şüphesiz ki benim kavmim, bu Kur’ân’ı mehcur (terk edilmiş olarak) bıraktılar.»” (el-Furkān, 25-30)
Allah Zülcelâl, Kur’ân-ı Kerîm’i inzâl ederek bize mahşer günü meydana gelecek hâller ve manzaralar hakkında bilgi vermiştir ki, biz de ona göre kendimize çekidüzen verelim. Bu âyet-i kerîmede Rabbimiz; Peygamber’in getirdiği kurtuluş vesilesi olan İslâm davetinden haberdar olduğu hâlde, ona uymayan kişinin aşırı derecede pişmanlık duyacağını bildiriyor. Bundan sonra Rasûl-i Zîşan Efendimiz’in Rabbine şikâyetini bildiriyor:
“Rabbim! Şüphesiz ki benim kavmim, bu Kur’ân’ı mehcur (terk edilmiş olarak) bıraktılar.”
İbn-i Abbas -radıyallâhu anhümâ- ve birçok müfessirlere göre; Allah Zülcelâl’in, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Rabbine Kur’ân-ı Kerîm’i mehcur bırakanlardan şikâyetçi olacağını haber vermesi, çok büyük bir îkazdır.
Tefsirlerde haber verildiğine göre bu şikâyet; mahşer gününde, Allâh’ın kullarını hesaba çektiği sırada meydana gelecektir.
“Her bir ümmetten bir şâhit getirdiğimiz ve Sen’i de onlara şâhit tuttuğumuz zaman hâlleri nice olacak?!.” (en-Nisâ, 41)
Allah Teâlâ; mahşer günü, ümmetleri toplayacak, hesaba çekecektir. Bu hesaba çekiliş sırasında, kendilerine peygamber gönderilen her ümmetin şâhidi de kendi peygamberleri olacaktır. Kıyâmete kadar hâkim olacak son dîni getirmekle vazifeli Hâtemü’l-Enbiyâ olan Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de hem kendi ümmetinin hem bütün peygamberlerin şâhidi olacaktır.
Ancak tefsir âlimlerinin bildirdiğine göre; Peygamberimiz’in şikâyette bulunacağı kişiler sadece kendi devrindeki müşrikler değil, kıyâmete kadar gelecek nesillerden Kur’ân-ı Kerîm’i terk eden herkestir.
Âyette geçen «mehcur bırakmak», «terk etmek» mânâsına gelir. Dil âlimleri hecr kelimesinin «vasl»ın zıddı olduğunu söylemişlerdir. Vasl; sıla-i rahim, akrabalarla bağları korumak, onlarla alâkayı sürdürmek mânâsına gelir. Hecr ise tam tersi, gösterilmesi gereken ilgiyi göstermemek, alâkayı kesmek, terk etmek mânâsına gelen bir kelimedir.
Biraz düşünülecek olursa;
Kur’ân-ı Kerîm’i ilgisiz bırakmak demek, Allâh’ın kelâmına ilgisiz kalmak demektir ki, çok büyük bir edep eksikliğidir.
Allah Zülcelâl; insana beyanı, konuşma nimetini vermiş ve vahyine muhatap kılmakla, mahlûkatın en şereflisi mertebesine çıkarmıştır. Allah Teâlâ, kullarına gönderdiği peygamberleri ve kitapları vasıtasıyla onlarla konuşmuş olmaktadır.
Engin merhamet sahibi Mevlâmız, bilhassa son kitâbı Kur’ân-ı Kerîm’i ile tafsilâtlı bir şekilde kullarına nasihatler etmiş, misaller ile açıklamalar yapmış ve böylece kurtuluş yolunu göstermiştir. Bu kitaba sırt çevirmek, çok büyük bir nankörlük ve edepsizliktir.
Unutmamalıyız ki;
Mahşer gününde, bize verilen her nimetten hesaba çekileceğiz. Kavuştuğumuz nimetlerin en büyüğü ise, İslâm nimetidir. Sorumlu tutulacağımız en büyük hesap ise şu olacaktır:
«–Bize indirilen hidâyetin kıymetini ne kadar bildik, ne kadar istifade ettik?»
Allah Zülcelâl îkaz ediyor:
“Ey peygamber! Sen sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Sen dosdoğru yoldasın. Doğrusu bu Kur’ân senin için ve insanlar için bir hatırlatma ve öğüttür. Siz bu Kur’ân’dan sorumlu tutulacaksınız.” (ez-Zuhruf, 44)
Elbette Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- Kur’ân-ı Kerîm’e sımsıkı sarılıyordu; burada O’nun şahsında îkaz edilen, O’nun ümmetidir.
Elbette Kur’ân-ı Kerîm’i anlamadan, hayata geçirmeden, sırf lâfzını mushaftan okuyup, rafa kaldırıp sonra nefsine göre yaşayıp giden kişi, gerçekten Kur’ân-ı Kerîm’e sarılmış sayılmaz.
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-;
“Sizi Kur’ân’ı sadece lâfzıyla okuyan kimse yanıltmasın. Kur’ân’ı lâfzıyla okuma, ancak dilimizden çıkan bir sözdür. Fakat onunla kim amel ediyor, onun doğruluk ve değer ölçülerine göre kim yaşıyorsa, siz esas ona bakın.” diyordu.
Esâsen âyet-i kerîmenin baş kısmına bakıldığı zaman, mahşer gününde felâkete uğrayan kişinin;
“Peygamber’le birlikte aynı yolu tutmadığı, tersine bir yol tutanla birlikte olduğu için” pişmanlık çektiği görülmektedir. Âyet-i kerîmenin bildirdiğine göre «zâlim» diye vasfedilen bu kişi;
“…Keşke Rasûl ile beraber bir yol edinseymişim (O’na tâbî olsaymışım)! Eyvahlar olsun! Vay başıma gelene! Keşke falancayı dost edinmeseymişim. Andolsun ki o, zikir/Kur’ân bana geldikten sonra beni ondan saptırdı…” diyerek pişmanlıktan ellerini ısırmaktadır.
Demek ki, Kur’ân’dan saptırılmak; aynı zamanda Peygamberimiz’in üsve-i hasene olan yolunu, ahlâkını ve dâvâsını terk etmek demektir. Kur’ân’ı mehcur bırakmak da, O’na sımsıkı sarılan Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’ın izini takip etmeyi bırakıp, dünyaya dalıp onunla avunup gitmiş inkârcıları örnek almaktır. Onların dünyaya sırf zevk ve menfaat gözüyle bakmasını örnek alarak; bir vazife, mes’ûliyet ve imtihan âlemi olduğunu unutmaktır. Böyle bir yol tutanların; velev ki kendilerini kâfir değil müslüman saysınlar, âhiret gününde bununla kurtulamayacakları bildirilmektedir.
Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-; îman ve amel bakımından İslâm’dan ayrılan kişilerin, sadece ismen müslüman olmasının onları kurtarmayacağını bildiriyor:
“Ashâbımdan bir grup sol tarafa alınacak, ben;
«–Ashâbım! Ashâbım!» diyeceğim.
Allah Teâlâ diyecek ki:
«–Bunlar, Sen’in ayrılmandan sonra geriye döndüler.»
Ben de sâlih kul İsa’nın dediği gibi diyeceğim:
«…İçlerinde bulunduğum sürece onları görüyordum. Beni vefât ettirince gören yalnız Sen oldun. Sen her şeyi görüp gözetirsin. Eğer azâb edersen, onlar Sen’in kullarındır. Bağışlarsan şüphesiz Sen güçlüsün, doğrusunu yaparsın.»” (el-Mâide, 5/117-118) (Buhârî, Enbiyâ, 8)
Bu hadîs-i şerifte îkaz edilen, sahâbeler olduğuna göre, bir kişinin Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- zamanında yaşamış olmasının bile, eğer yolundan sapar, eski câhiliyye anlayışına dönerse ona bir faydasının olmayacağını haber vermektedir. Öyleyse aynı tehdit bizim için de geçerlidir.
Kur’ân Hayat Rehberidir.
Kur’ân’ı terk etmek; ona îmân etmeyi terk etmek olduğu gibi, onu öğrenip, okuyup hayatına rehber edinerek onunla kurtuluşa ermeyi terk etmek mânâsına da gelir.
Hangi durumlarda Kur’ân’ın terk edilmiş kılındığını, merhum müfessir Muhammed Ali es-Sâbûnî şöyle ifade ediyor:
Kur’ân, şu beş şekilde terk edilmiş kılınmaktadır:
•Dinlemeyi ve ona îmân etmeyi terk etmek.
•Okuyup îmân etse de, amel etmeyi terk etmek.
•Onu hakem kılmayı ve hükmüne başvurmayı terk etmek.
•Onu düşünmeyi ve mânâsını anlamayı terk etmek.
•Bütün mânevî kalp hastalıklarında onunla tedavi olmayı terk etmek. (Sâbûnî, Safvetü’t-Tefâsîr, 4/280)
Her kişinin kendi bulunduğu konuma göre Kur’ân-ı Kerîm’e karşı vazifeleri vardır. Eğer kişinin Kur’ân ilimlerini öğrenip öğretecek zekâsı varsa; onun ilimleri üzerine derinleşmesi, onun için bir vazifedir. Onu insanlara tebliğ ve tâlim edecek kabiliyete sahip ise, bunu yapması lâzımdır. Kur’ân-ı Kerim âyetleri üzerinde tefekkür edip, kendi devrindeki insanların anlayacağı şekilde açıklayabilecek bir derin anlayışı varsa, bunu yapması onun üzerine vazife olur.
Bilhassa herkesin Kur’ân-ı Kerîm’in emrettiği ahlâk ile ahlâklanması, kendini düzeltmesi ve yeryüzünde Allâh’ın dînini en güzel şekilde temsil eden üstün ahlâk sahibi bir mü’min olması gerekir. Bunlar için daima Kur’ân-ı Kerim eczahânesinde şifâyı aramak ve nefsimizi Kur’ân-ı Kerîm’in rehberliğinde tezkiye ve terbiye etmek lâzımdır. Bunları yapmayı terk etmek de Kur’ân-ı Kerîm’i mehcur bırakma suçundan bir hisse mânâsına gelir. -Allah korusun- Bu da mahşer gününde, Allâh’ın yüce mahkemesinde, Rasûl-i Zîşân Efendimiz’in dâvâcı olduğu kişiler arasına dâhil olmak mânâsına gelir.
Zamanımızda Kur’ân-ı Kerîm’e sımsıkı sarılmanın en güzel yolu; onu en güzel şekilde açıklayıp hayata tatbik eden, Peygamber vârisi âlimlerin etrafında halkalanmaktır. Çünkü bu âhirzamanda; hayat tarzı, eğitim sistemi, kanunlar ve değer yargıları İslâm’dan uzaklaşmıştır.
Öyleyse mahşer gününde bizim için sorumluluk vesilesi olan Kur’ân-ı Kerîm’e sarılmak için; ona en güzel sarılma örneği olan kişilerle birlikte bir yol tutmak, İslâm kardeşliğini hayata geçirmek ve hep birlikte Allâh’ın dînini elimizden geldiği kadar hayata hâkim kılmak gerekir.
Kur’ân ayı Ramazan yaklaşırken, Kur’ân-ı Kerîm’e karşı vazifelerimizi hatırlamaya vesile olması temennîsiyle…