OLGUN BİR MÜ’MİN
Sami GÖKSÜN
Dînimiz İslâm, ezelin ve ebedin sahibi olan Allah Azîmüşşân’ın emir ve yasaklarına teslim olmaktır. Kim ki; îman ve ibâdette, ahlâk ve hukukta, ilim ve kültürde, iktisat ve idarede, gönlünü ve yaşayışını teslîmiyet içerisinde Allâh’ın emir ve yasaklarına tâbî kılarsa, işte o müslümandır.
Bu itibarla müslümanın vazifesi, İslâm’ı bütünüyle yaşamak ve yaşatmaktır. Zira İslâm, insanın bütün hayatını idare etmek ve bütün davranışlarını düzenlemek için gelmiştir. İslâm’ın emrettiği, yapılmasını istediği her şey güzeldir. Yasakladığı, kaçınılmasını istediği her şey de çirkindir. Müslümanda bulunması gerekli olan güzel ahlâk ve davranışlardan bahisle, sevgili Peygamberimiz bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:
“Mü’min, başkalarıyla ülfet eder (hoş geçinir) ve kendisiyle ülfet edilir.
Kimseyle ülfet etmeyen ve kendisiyle de ülfet edilmeyen kişide hayır yoktur.” (Ahmed, II, 400; V, 335; Hâkim, I, 73/59)
Bilmeliyiz ki;
Elimiz, ayağımız, gözümüz, kulağımız, dilimiz ve aklımız bizim için birer emânettir. Allâh’ın verdiği bu emânetleri, O’nun istediği şekilde kullanmak, her müslümanın vazifesidir. Bu vazifeyi yerine getirmeden, dünya ve âhiret saâdetine kavuşmak mümkün değildir.
Bu sebeple;
Olgun bir mü’min olmak istiyorsak;
Söz ve davranışlarımıza ve bütün hareketlerimize İslâmî bir şekil vermek zorundayız. İslâm’ın ölçüleri içinde, çevremizle güzel geçinecek ve iyi münasebetler kuracağız.
Eğer, güzel huylu, olgun bir müslüman olmak istiyorsak;
Ailemize, çocuklarımıza, akrabalarımıza, komşularımıza ve bütün insanlara karşı, şahsınızla ilgili meselelerde bağışlayıcı ve hoşgörü sahibi olmak durumundayız.
Yüce Rabbimiz bu konuda;
“Sen bağışlama yolunu tut, iyiliği emret, câhillerden yüz çevir.” (el-A‘raf, 199) buyuruyor. Cenâb-ı Hakk’ın bu ilâhî emrini bütün hareketlerine tatbik eden sevgili Peygamberimiz; kendisine yıllarca hakaret eden, işkence eden, boykot uygulayan, öldürmek isteyen, vatanından ayrılmak zorunda bırakan Mekke müşriklerini, Mekke’nin fethinden sonra eline düştükleri zaman; «Sizi Allah affetsin!» buyurarak serbest bırakmış, şahsına karşı yapılanlardan dolayı cezalandırmamış, bağışlamıştır.
Yine olgun bir müslüman olmak istiyorsak;
Arkadaşlarımızı ve komşularımızı iyi seçmeliyiz. Bunlar, dindar, akıllı ve güzel huylu kimselerden oluşmalıdır. Kötü arkadaş ve kötü komşunun insanı birçok sıkıntı ve belâlara sürükleyeceğini bileceğiz. Bunun içindir ki sevgili Peygamberimiz, Cenâb-ı Hakk’a şöyle duâ etmiştir:
“Allâh’ım! Kötü günden, kötü geceden, kötü saatten, kötü arkadaştan ve etrafımda bulunan kötü komşudan Sana sığınırım.” (Taberânî, Kebîr, XVII, 294)
Eğer olgun mü’min olmak istiyorsak;
Din kardeşlerimizle; birlik, beraberlik, sevgi ve saygı çerçevesinde yaşamalıyız. Birlik ve beraberliğimizi bozucu, kardeşliğimizi zedeleyici davranışlardan uzak durmalıyız. Bilmeliyiz ki İslâm’ın bütün esasları, müslümanlar arasında birliğin ve beraberliğin sağlanmasını emretmektedir. Bu konuda Allah Teâlâ bir âyet-i kerîmesinde şöyle buyurmuştur:
“Siz kendilerine apaçık deliller, âyetler geldikten sonra parçalanıp ayrılanlar, ihtilâfa düşenler gibi olmayın. İşte en büyük azap onlar içindir.” (Âl-i İmrân, 105)
Eğer olgun bir müslüman olmak istiyorsak;
Edep ve hayâ sahibi olmalıyız. Edep ve hayâsı olmayan bir kimseden hayır beklemek, mümkün değildir. Terbiye ve utanma duygusundan mahrum olan kimseler; hem kendileri için hem de yaşadıkları cemiyet için belâ durumundadırlar. Bu belâdan kurtulmak için İslâmî hayâ ve edeple donatılmış îmanlı bir gençlik yetiştirmek zorundayız. Bunu başarabilirsek, geleceğimiz emin ellerde olacaktır. Bu konuda sevgili Peygamberimiz;
“Hayâ îmandandır. Îman cennettedir. (Cennete götürür.)
Çirkin ve edepsiz konuşmak cefâdandır, cefâ ise cehennemdedir. (Cehenneme götürür.)” (Tirmizî, Birr, 65) buyurmuştur.
Eğer olgun bir müslüman olmak istiyorsak;
Her zaman ve her yerde adâletli olmak durumundayız. Fert ve cemiyet hayatında huzurun kaynağı adâlettir. Adâletin olmadığı yerde huzur aramak mümkün değildir. Evlâtlarına karşı adâletli davranamayan bir baba ve ananın, emri altındakilere âdil davranmayan bir idarecinin, dâvâlılara adâlet sunamayan bir hâkimin, talebelerine adâletli davranamayan bir hocanın huzur ve saâdeti yerleştirmesi mümkün değildir. Bunun içindir ki dînimiz, bütün işlerimizde adâletli olmayı emretmiş ve adâletli davrananlara büyük müjdeler vermiştir. Peygamberimiz bir hadîs-i şerîfinde şöyle buyurmuştur:
“Ehl ü iyâline ve idaresi altında olanlara adâletle hükmeden âdil kimseler, Allah nezdinde nurdan minberler üzerinde otururlar, yüksek mevkilere çıkarlar.” (Müslim, İmâre, 18)
Eğer olgun müslüman olmak istiyorsak;
İnançlarımızda, ibâdetlerimizde ve bütün davranışlarımızda ihlâs ve samimiyet sahibi olmak zorundayız. Yaptığımız her işte yalnız Allah rızâsını gözetmeliyiz. Gösteriş için, şöhret ve menfaat için, yapılan iyilik ve ibâdetlerin hiçbir kıymet ve kadrinin olmadığını bilmek durumundayız. Allah Teâlâ ancak samimî ve ihlâslı kullarının ibâdetlerini kabul buyurur ve onları her türlü kötülüklerden muhafaza eder. Hazret-i Yûsuf’un, -ihlâsı sebebiyle- kötülükten muhafaza edildiği Kur’ân-ı Kerim’de haber verilmiştir:
“İşte Biz, ondan fenalığı ve fuhşu gidermek için böyle yapar (onu kurtarırız). Çünkü o, bizim ihlâslı kullarımızdandır.” (Yûsuf, 24)
Hulâsa;
Sayılı nefeslerimiz tükenmeden önce, îmânımızın sesine kulak vererek nefsânî ve şeytânî duygulardan uzaklaşmalıyız. Sözlerimize ve bütün davranışlarımıza İslâm ahlâkını hâkim kılmalıyız. Kardeşlik duyguları içinde birbirimizi sevmeliyiz. Yapılan bütün güzel davranışlarımızın ve de bütün çirkin hareketlerimizin bir gün karşılığını göreceğimizin şuuru içinde olmalıyız. Onun için yüce Rabbimiz;
“Kıyâmet günü; aleyhlerinde kendi dilleri, kendi elleri, kendi ayakları onların bütün yaptıklarına şâhitlik edecektir.” (en-Nûr, 24) buyurmaktadır.
Yüce Rabbimiz, bu idrâki cümlemize nasîb ü müyesser eylesin. Âmîn…