HELÂK OLMAYA KOŞAN BİR CEMİYETTE YAŞAMAK
Raif KOÇAK raifkocak@gmail.com
İnsanlık tarihi; çeşitli beldelerde yaşamış, birçok kavmin gelip geçtiği nümunelerle dolu. Allah Teâlâ; imtihan için yarattığı bu dünyada, çeşitli milletlerin, ümmetlerin kendilerine ait inanç, kültür ve medeniyete göre yaşaması için sayısız sahneler düzenlemiştir.
Hazret-i Âdem -aleyhisselâm-’dan beri, yeryüzünün geniş ve bereketli topraklarında birçok kavim yaşamış; temiz su kaynakları, bitki ve hayvan çeşitleri ile sayısız nimetler, Allah Teâlâ tarafından, bu insanların hizmetine sunulmuştur.
Tarih sayfaları; ilk insan ve ilk peygamber olan Hazret-i Âdem -aleyhisselâm- ile başlayarak, insanların ibretlik hâdiseleriyle dolu. Allah Teâlâ; bu hâdiseleri, arkadan gelen insanlar ibret alsınlar diye Kur’ân’da bizlere haber vermiştir. (et-Tevbe, 70; Meryem, 98; er-Rûm, 9; el-Kasas, 58, 59; el-Hacc, 45, 46; el-Ahkāf, 27; Kāf, 36, 37)
Allah Teâlâ; yeryüzünde istihdâm ettiği her insan topluluğunu, gönderdiği peygamberler ile İslâm’a davet etmiş, dîni tebliğ etmeden de sorumlu tutmadığını beyan etmiştir. (el-İsrâ, 15)
İnsanoğlu belli bir bölgeye yerleşip, düzenli hayata geçince; yaşadığı bölgenin imkânları ve kendisine verilen nimetler ile belli bir güce sahip oldu. Bu hâl; onların evvelâ gurura ve kibre kapılmalarına, sonra zayıfları ezerek zulmetmelerine ve daha sonra azgınlaşmalarına sebep oldu. Allah Teâlâ, doğru yola gelsinler diye onlara peygamberler gönderdi. Lâkin uydukları nefisleri; onların gözlerinin, kulaklarının ve kalplerinin ilâhî îkazları duymasını engelledi. Sahip oldukları imkânlar ve zenginliklerin kalıcı olduğunu sanıp, Yaratıcılarını unuttular, ibâdeti terk edip, aşağılık bir inkâr çukuruna düştüler.
Kavimleri helâke götüren merhalelere baktığımız zaman; ilk başlarda Allah Teâlâ’nın emir ve yasaklarına riâyet edildiğini, ancak zamanla gerek iç dinamiklerden kaynaklanan gerekse dışarıdan yapılan herhangi bir müdahaleyle; önce ibâdetlerde zâfiyet, hükümlerin hafife alınması, terk edilmesi veya iptal edilmesi, en sonunda da kendi nefislerine uyan kuralların hüküm yerine konulmasını müşâhede edebiliriz.
Helâk olmaya sevk eden sebeplere bakacak olursak; en başta olanının, şüphesiz ki insanların Allah Teâlâ’yı unutması ve O’nun emirlerine karşı gelinmesi olduğunu görürüz. Bu hâle gelen toplumlar; Allâh’ın emirlerini terk etmekle kalmayıp, o emirlerin ve hükümlerin yerine, kendi nâkıs akıllarıyla belirledikleri kanunları ve kuralları koymaya başlamışlar, bununla da kalmayıp ilâhlık iddia edecek hâle gelmişlerdir.
Bozulma sebeplerinden bir diğeri, toplumların içinde bulundukları sosyal çöküntülerdir. Bu sosyal çöküntüler; ahlâkî zâfiyetler ile başlayıp, ölçü-tartıda hileye başvurma ve başkasının malına tasallut gibi örneklerle çoğalır. Bu durum; toplumun içten içe çürümesine yol açar ve nasıl ki kanserli bir hücre sağlıklı bir vücudu kısa zamanda ölüme götürürse, ahlâksızlık da aynı şekilde doğru yoldan sapan kavmin helâk olmasına sebep olur.
Bozulmanın ve çürümenin diğer bir sebebi, yozlaşmış liderlik yapısıdır. Bu liderler; ilk başlarda halk için işin başına geldiklerini iddia etseler de, belli bir süre sonra, kendi saltanatlarının devamı için toplumu ifsâd etmeye, Firavun ve Nemrut örneğinde olduğu gibi, ilâhlık iddiasıyla hem kendilerinin hem de maiyetindekilerin helâke sürüklenmesine sebep olurlar.
Allah Teâlâ, Kur’ân’da helâk ettiği kavimler ile alâkalı kıssalar anlatıyor. Bu kıssalar, bize masal olsun diye anlatılmıyor elbette. Yaşanan bu fecî nümunelerden ve kıssalardan, bizlerin ibret alması ve ders çıkarması için bunlara muhatap oluyoruz. Bu kıssaları okuduğumuz ve bugünden baktığımız zaman karşılaştığımız manzara, bizim için son derece ürkütücüdür. Zira insanlık tarihinden bugüne kadar, helâk edilen kavimlerin işlediği günahların hemen tamamı hattâ daha fazlası, bugün yeryüzünde işlenmektedir. Allah Teâlâ’nın Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e verdiği;
“Sen onların içinde bulundukça; Allah, onlara azâb edecek değildir…” (el-Enfâl, 33) müjdesi olmasa, biz de her an bir sayha ile veya farklı bir azap ile muhatap olabilirdik.
Kur’ân’da anlatılan kıssaları biraz incelediğimiz zaman, şöyle bir manzara ile karşılaşıyoruz:
Kavmin helâk olmasına sebep olan günahları; o kavmin tamamının değil, belli bir zümrenin işlediğini, ancak bu zümrenin gerek elindeki güç gerekse azgınlığı sebebiyle diğerlerine galebe çaldığını ve îkazlara kulak asmadığını görüyoruz. Genelde bu tip vâkıaların yaşandığı yerlerde, insanların üç gruba ayrıldığını müşahede ediyoruz:
•İlk grup günahı işleyenler;
•İkinci grup günahı işlemeyen, onları uyaran ancak onlara mesafe koymayanlar;
•Üçüncü grup ise günah işleyenleri uyaran, dinlemedikleri için onlara tavır alan, uzaklaşan ve onlardan berî olduklarını beyan edenler. (el-A‘râf, 165)
Ne demiştik? Kıssalar bizlere ibret olsun diye gönderildi. O hâlde; bugün kavimleri helâk eden bütün günahların bir araya toplanmasının ve bu çağda sergileniyor olmasının, elbette Rabbimiz katında sayısız hikmeti vardır. Lâkin, bugün sergilenen bunca günaha ve tuğyâna rağmen, bizim almamız gereken ibret; «Bana ne!» deyip, geçip kenarda oturmak değildir. Aksine Allah Teâlâ’nın;
“Sizden, hayra çağıran bir topluluk bulunsun…” (Âl-i İmrân, 104) âyetinde buyurduğu üzere; iyiliği emretmek ve kötülükten nehyetmek bâbında elimizden gelen bütün gayreti sarf etmek zorundayız. Bunu yapmaz ve sadece kendi amellerimiz ve ibâdetlerimiz ile meşgul olursak, âkıbetimiz onlarla aynı olabilir maâzallah.
Emr-i bi’l-mâruf ibâdetinin neticeleri hususunda, Resulullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in;
“Kim ki doğru yola çağırırsa, ona kendisine uyanların sevapları kadar sevap verilir ve bu durum kendisine tâbî olanların sevaplarından bir şey eksiltmez.” müjdesine nâil olmak için, elimizden gelen bütün gayreti göstermeliyiz. Hadîsin devamındaki;
“Kim de dalâlete çağırırsa, ona da kendisine uyanların günahları kadar günah vardır ve bu durum kendisine tâbî olanların günahlarından hiçbir şey eksiltmez.” (Müslim, İlim, 6; Ebû Dâvûd, Sünnet, 7) tehdidinin muhtevasına girmekten de sakınmak için çabalamalıyız.
Allah Teâlâ; kavimleri helâk eden bütün günahların sergilendiği şu çağda, kalplerimizi ve zihinlerimizi helâk olmaktan muhafaza buyursun. Gönderdiği Hak din İslâm’ı hakkıyla yaşamak ve diğer insanlara tebliğ etmek hususunda, üzerimize düşen vazifeyi en güzel şekilde yerine getirmek için gücümüzü, kuvvetimizi ve gayretimizi artırsın. Âmîn…